Bizde tamamlanmamışlık hissi uyandıran bağ kuramadığımız şeyler için genellikle, ‘’Ruhu yok’’deriz. Mesela bir tabloya bakarken, sanatsal değerini kabul ederiz, gözle görünür bir kusuru yoktur ama bizde bir duygu oluşturmaz, o resimle aramızda bir bağ oluşmaz; aslında o sanata ait ne bir yeteneğimiz ve ne de bir bilgi birikimimiz yoktur fakat yine de ‘’Ruhu yok’’deriz. İçimize sinmemişlik kısmını genellikle bu sözle ifade ederiz. Bir insan olarak bazen düşünüyorum, her ne kadar tenimiz sıcak olsa ve nefes alıp vermeye devam ediyor olsak da hala bir ruh taşıyor muyuz, sorguluyorum? Hala bir ruh taşıyorsak neden ilişkilerimizde bir sıcaklık bir samimiyet oluşmuyor ve niye güven duyamıyoruz? Şimdi kendimize şunu soralım, dostluğun ruhu nedir mesela, samimiyet diyebilir miyiz? Ticaretin ruhu desem, kesinlikle dürüstlük dersiniz. Sözün ruhu doğruluktur içerisinde yalan barındıran bir sözün cesetten ne farkı olabilir ki? Güzelliğin ruhu doğallık iken sevginin ruhu ise sadakattir. Bugün kalıcı dostluklar kuramıyorsak, sadakatimiz sorgulanıyor ve şüphe duyuluyorsak; yozlaşmaşlığın izleri her geçen gün biraz daha belirginleşiyorsa, çürümüşlük ve kokuşmuşluk hissiyatının sinsice zihnimizi elegeçirmesine izin veriyorsak nasıl olur da hala bir ruh taşıdığımızı iddia edebiliriz? Bağ kuramadığımız bir tablo için bile ruhu yok diyebiliyorken günden güne yabancılaştığımız, uzaklaştığımız toplum için nasıl olur da ruhu var diyebiliyoruz. Hangi milli ruh; trafikte kavga ettiğimiz, stadlarda küfür ettiğimiz, siyasi kavgalarla hain ilan ettiğimiz bir toplumun ruhu mu bu? Bu sözünü ettiğimiz milli ruh, ruhsuz bedenler ve şuursuz zihinlerle nasıl canlı kalabiliyor?‘ ’Mış’’ gibi yaparak kendimizi slogan atarak da birbirimizi kandırıyoruz aslında. Her naneyi yiyor, dürüstmüşüz gibi yapıyoruz. Her türlü alçaklığı yapıyor, namusluymuşuz gibi yapıyoruz; ülkenin yüz yıllık fabrikaları satılırken alkış tutup milliymiş gibi yapıyoruz; nerede bu milli ruh?
Mezarlıklar ruhun terk ettiği bir bedeni gömmek için var, peki yalanlarla öldürdüğümüz sözlerimizi, sahtekarlıklarla öldürdüğümüz ticaretimizi ve üç kuruşluk menfaate boğdurduğumuz dostluğu nereye gömeceğiz? Elbette ki kalbimize; yaşamın, aşkın, varoluşun her şeyin temsil edildiği yeri duyguların mezarlığı haline getirmiş olmamız bizleri aslında yürüyen birer mezar taşları yapıyor; hareket eden, ses çıkaran ama kimseyle bağ kuramayan, kimseye yararı dokunmayan; mermerden olmayan bir mezar taşına benziyoruz.
Musallaya konan kişi her kim olursa olsun; sorulunca ‘’iyi biliriz’’ diyoruz; ister ocak batıran bir tefeci, ister bir insanı hayattan koparan bir cani veya topluma zararı dokunmuş bir cahil, hepsine aynı şeyi söylüyoruz, ‘’İyi biliriz.’’ İşte biz bu yüzden iyi değiliz, dürüst ve adil değiliz ve de samimi; belki de buna güveniyoruz; nasıl olsa günün sonunda iyi biri olarak bilineceğiz..
GÜNÜN SÖZÜ:
İnsan bir mesut zalim, insan bir mağrur cahil..
Tekne kırık, su azgın ve kayıplarda sahil.
(Necip Fazıl Kısakürek)











