GÖZÜMÜZ HEP DIŞARIDA

Hüseyin ÖZCAN

Mutluluk, bu hayatta herkesin peşinde olup kaybetmek istemediği, mutsuzluk ise sürekli kaçmasına rağmen bir türlü kendisini kurtaramadığı duygunun adıdır ve insan sürekli bu iki duygu arasında gitgel yaşayan çaresiz ve şaşkın bir varlıktır.

Küçük  bir çocuk renkli bir şekerle  mutlu edilebilirken kaybettiği bir oyuncağı ise onun mutsuz olması için yeterli olur; yirmili yaşlarına geldiğinde ise onu mutlu etmek için bir şekerden fazlasına ihtiyaç vardır, mesela bir tek taş yüzük veya İphone telefon; mutsuz olması içinse o tektaşı alan kişinin onu terk etmesi veya yeni çıkan modelin onun İphone’nunu gözden düşürmesi gerekir. Dikkat ederseniz aslında bizim mutluluğumuz sürekli dışa bağımlı, dışarıdan bir etkiye bir müdaheleye muhtaç, kendi kendimizeyken duygularımız daha durağan, daha renksiz veya donuk olabiliyor.

Bir insan düşünün sürekli mutlu olmak istediğini söylüyor, neredeyse aman dileyecek şekilde bunu dile getiriyor, neden böyle yapıyor çünkü kendi kendisine yetemiyor, kendisini mutlu edecek argümanlara sahip değil; o aslında yanmayı bekleyen bir ampul, parlamak için elektriğe ihtiyaç duyuyor fakat o enerjiyi kendisinde bulamıyor; onun ne kadar harika bir insan olduğunu, ondaki cevheri kimse göremiyor veya hep yanlış anlaşılıyor; imkanı olsa bütün ortamı aydınlatacak şenlendirecek güce sahip fakat onu harekete geçirecek şartlar bir türlü oluşmuyor; bu düşüncenin arka planında yine başkasına muhtaçlık ve bağımlılık var, onun başkaları tarafından anlaşılmasına ve onaylanmasına ihtiyaç duyuyor.

Saçlarını yapıp güzelce giyinip sokağa çıkan bir kadın diğer insanların dikkatini üzerinde toplamayı başaramadığında kendisini kötü hisseder ve güzel olmadığı düşüncesine kapılır; ta ki birinin çıkıp ona güzel olduğunu söyleyinceye veya gözünü ondan alamıyorcasına ısrarlı bir şekilde bakıncaya kadar bu ruh hali devam eder, sonra birilerinin dikkatini çekmeyi başarır ve bir anda kendisini bir film yıldızı gibi hissetmeye başlar; birkaç adım geride yüzü dökülen o  kadının bir anda yürüyüşü değişir ve gülümsemeye başlar aslında o kadında eksik olan şey güzellik değil özgüvendir; onun mutlulukları ve gülümsemeleri eğretidir, o yalnızken mutsuz kalabalıklarda ise ürkek ve kırılgandır.

Yine evlenecek insanlara evlilikten beklentileri sorulduğunda istisnasız ‘’Mutlu olmak’’ diye cevaplıyorlar ve bu yüzden de düğün arabalarının plakalarını ‘’Evleniyoruz-Mutluyuz’’ yazılarıyla kapatıyorlar; bu insanlar aslında yalnızken mutsuz olduklarını ve mutsuzluklarını karşı tarafa taşıdıklarını itiraf ediyor gibiler oysa cevap ‘’Mutluluğumu paylaşmak için evleniyorum’’ olmalıdır; dikkat edin hep ikinci bir kişiden bahsediyoruz, yalnızken mutlu değiliz, kendimizi duygusal anlamda besleyemiyoruz, illaki bir şeylere sahip olmalıyız, ne olduğu çokta önemli değil, yeter ki dikkat çeksin ve beğenilsin.

Mutsuzluğumuzun bir diğer sebebi de insanların mutluluğu bir takıntı haline getirmeleri ve çevrelerindeki diğer bütün insanların mutlu olduğunu düşünmesi ve de bunu bir yarış haline dönüştürmeleridir. Çevrenize şöyle kulak verdiğinizde diğer herkes kusursuz bir hayat yaşıyorken kendisinin çok fazla sorunla başetmek zorunda kalan talihsiz biri olduğunu düşünen çok fazla insan olduğunu  görürsünüz. Eğer soracak olursanız dünyanın bütün dertlerini kendilerinin çektiğini, bütün aksiliklerin onları bulduğunu, işlerinin bir türlü rast gitmediğini, gösterdikleri onca çabaya rağmen istedikleri hayata bir türlü ulaşamadıklarını söyleyerek isyan ettiklerini görürsünüz. Oysa dünyada kusursuz bir yaşam süren yoktur herkesin türlü türlü dertleri, sıkıntıları ve sağlık sorunları vardır fakat herkes bunu açık etmez, halinden şikayet etmez işte onların bu hali de bize dert olabiliyor; yaşamlarına imrenerek baktığımız insanların katlanılmaz acılar çektiklerini bilsek rahatlayacağız, belki o zaman kendi dertlerimiz bize acı yerine mutluluk vermeye başlayacak ve teselli olacağız;yani aslında kendi mutluğumuzu başkalarının mutsuzluğunda arayacak kadar dışa bağımlıyız. Hani adamın birinin, ‘’Bu gece rahat bir uyku uyuyacaktım onda da komşunun kuyruksuz bir sıpası oldu’’dediği gibi gözümüz hep dışarıda; mutluluğumuzun ve mutsuzluğumuzun kaynağı hep dışarısı,o dışarısı var ya o dışarısı bizi mahvediyor.

Birileri tatile gitmiş ve bunu sosyal medyada paylaşmış; yüzleri gülüyor artık siz evde durmamalısınız muhakkak deniz kenarı, dağ başı bir yerlere gidip poz vermelisiniz yoksa geride kalırsınız. Birileri yediğini içtiğini paylaşmış; o an oruç bile olsan elinde çatal kaşık poz vermelisin, yiyip yememen çok önemli değil ama o pozu vermezsen açlığından olmasa bile hasedinden çatlayıp ölebilirsin işte böyle saçma sapan bir hayatın içinde mutluluk arıyoruz.

Hayatı geride kalma endişesiyle sürekli koşup koşuşturarak yaşamak bir noktada bizi yoracak ve depresyona sokacaktır. Kim ne kazanıp ne kaybetti, kim nerede ne yaptı nereye gitti veya kim daha iyi veya daha kötü gibi hastalıklı düşünceler insanın iç huzurunu bozar, bırakın başkaları ne yaparsa yapsın ve ne istiyorsa düşünsün önemli olan sizin ne hissettiğinizdir.

Alcadras Kuşçusu  filmindeki bir sahneyi hiç unutmuyorum; müebbet ceza alan ünlü bir mahkum adada bulunan hapishaneden başka bir hapishaneye nakledilirken rıhtımda kendisini bekleyen bir gazeteci ona sorar: ‘’Başka bir hapishaneye nakledilmeniz hakkında ne düşünüyorsunuz?’’  Mahkum şu muhteşem cevabı verir ve der ki: ‘’Ben bir bulutun hacmini hesaplayarak bile çok güzel zaman geçirebilirim’’ yani demek istiyor ki, benim nerede olduğumun çok bir önemi yok, beni hapsedebilirsiniz, fakat düşüncelerime dokunamaz mutluluğumu  benden alamazsınız diyor. Yalnızken mutlu olabilen bir insan her zaman her şartta mutlu olabilir ve aslında sanki bu çağda yalnızlık, kalabalıklardan uzaklaşmak mutluluğun birinci koşulu gibi duruyor.

GÜNÜN SÖZÜ: Ruhun şarkı söylerse; hayat seni mutlaka dansa kaldırır..