KUŞ GİBİ HAFİFLEDİM

Hüseyin ÖZCAN

Herkes doğrunun ne olduğunu,dürüstlüğün ne anlama geldiğini biliyor. Sorunca, erdemleri size tek tek sayıyor. En basit konuları bile çok önemli meselelermiş gibi anlatıp saatlerce dinletebiliyor kendini. Güldürmesini biliyor, susturmasını biliyor, sorgulatabiliyor anlayacağınız herşeyi biliyor; isimsiz bir filozof, stoacı bir felsefeci, her övgüye layık örnek bir şahsiyet. O, onu tanıyan herkes için bir ödül, bir yol gösterici, gerçek bir ilham kaynağı. Peki ne zamana kadar; işte filim tam da burada kopuyor; onayladığın sürece, onun doğrularını kabullendiğin sürece sorun yok; ‘Sensin, en iyisini sen bilirsin’ dediğin sürece mutebersin, hoşsun, güzelsin; ne zaman ki itiraz ettin, bir eksiklik buldun, eleştirdin işte orada herşey bitiyor; sohbetin tadı kaçıyor ve yüzler ekşiyor. Aynı fikri paylaşmadığın herkes için potansiyel bir suçlu, iflah olmaz bir ahmak veya sabit fikirli bir yobazsın.

Her ne kadar, farklı fikirleri dinleyip onları anlamaya çalışmanın zekice bir davranış olduğunu biliyor olsam da; ‘’En doğruyu ben bilirim, siz burnunuzun ucunu göremezken ben duvarın arkasını görürüm’’der gibi küçümseyici bir tavırla karşılaşınca hemen oradan uzaklaşıyorum. Şunu farkettim, hatta emin oldum; biz ne öğreniyorsak konuşmak için öğreniyoruz, yapmak için değil. Cicero’ya Roma’nın neden yıkıldığını sorduklarında ‘’Çok güzel konuşurlardı fakat bilgisizlerdi’’demiş; sonumuzun Roma gibi olmasından endişe duymuyor değilim.

Sokakta karşılaştığınız insanlara sorun; mesela transfer yaptırın, parti kurdurun, iç siyaset, dış siyaset; yeter ki sorun; bir kez bile bilmiyorum demeyecektir. Bilgiden yoksun, tamamen varsayımlar üzerinden ilerleyen bir yığın iddia; işin kötüsü bu iddiaların boşa çıkıp, varsayımların yoksayımlara dönüştüğünü gördüğünde yine de varsaymaya, var olacağını sanmaya devam ediyor; siz bunun adına iyimser idealistlistlik diyebilirsiniz fakat ben buna kör cehalet diyorum.

W.Wilson’a beş dakikalık bir konuşma için ne kadar zaman hazırlanmaya ihtiyaç olacağı  sorusuna iki ay, 10-15 dakikalık bir konuşma için bir ay, yarım saatlik bir konuşma için on beş güne ihtiyaç olduğunu söylemiş veya iki saatlik bir konuşma için sorusuna gülerek, ‘şimdi konuşabilirim’ demiş. En cahil insan da meramını anlatabilir, akıllıyla arasındaki yegane fark zaman ve kafa yorgunluğudur. Üç kelimede anlaşılacak bir konu üç günde çözülemiyorsa ‘’Yani ve mesela’’larla laf uzayıp gidiyorsa ve bu adamın bir de diploması varsa tövbe laf anlatamaz bir yere varamazsınız. Şu sıralar vaktimi konuşurken az enerji harcayacağım insanlara ayırıyorum. Aptal insanlara laf anlatacağım diye kendimi paralamıyorum; şöyle bakıyorum, birkaç dakika dinliyorum adam papağan gibi aynı şeyleri tekrarlıyor, sürekli kendini övüyorsa‘’Tamam’’ diyorum, ‘’Sizin dediğiniz gibi olsun, en iyisini siz bilirsiniz’’ deyip hemen oradan uzaklaşıyorum. Bir rahatladım sormayın; kuş gibi hafifledim. Artık geceleri rahat uyuyorum. Eskisi gibi başım da ağrımıyor; ben böyle iyiyim; size de tavsiye ederim.

Çinli bir bilgin bir öğrencisiyle kabristanı geziyormuş ve mezar taşlarındaki yazıları okuyormuş. Taşların üzerindeki övgüler adamı düşündürmüş ve ‘Galiba’ demiş ‘Bu dünyanın düzelmesi için biricik çare yaşayanların hepsini öldürmek ve ölüleri de diriltmektir’demiş. Siz anladınız ne demek istediğimi; kimseyi öldürecek değiliz, diriltmeye de gücümüz yetmez; iyisi mi bırakalım millet ne biliyorsa öyle yapsın.

GÜNÜN SÖZÜ: Şu dünyada doğruyu söylemek kadar zor; boş konuşmak kadar kolay şey yoktur./Dostoyevski