Yılmaz Ali
Şimdi elinizde ne iş varsa bir kenara bırakın ve bu yazıyı okuyun. Çünkü hiçbir iş geleceğimizden daha önemli değildir. Okullarda öğretmenlerimizi ve çocuklarımızı katlediyorlar. Öğretmenlerinin önünde ceketini ilikleyen bir nesilden öğretmenine silah çeken bir nesile nasıl geldik? Bu, hepimizin üzerine düşünmesi gereken bir konudur. Sırf öğretmeni çocuğuna kızdı diye okul basan velilerin olduğunu hepimiz biliyoruz. Belki o zaman fark edilmedi ama ipin ucu orada kaçtı. Kimse kusura bakmasın ama bu tarz olaylar münferit sayılıp unutulduğu için bu günlere geldik. Uzun lafın kısası yapılan o barbarlık, şiddetin bu seviyelere gelmesine neden oldu. Ne yazık ki empati yeteneğini yitiren bir toplum olduk.
Ben de bir babayım ve ilkokul dördüncü sınıfa giden bir çocuğum var. Oğlumun okulundan oldukça memnunum. Her sabah çocuğu okula bırakırken okul müdürünü kapı önünde görüyorum. Bizim emanetimizi teslim aldığını bütün veliler bilir. Ayaküstü velilerle sohbet eder ama bir yandan da çevreyi gözetler. Bu anlamda müdürüme bütün veliler adına minnet borçluyum. Ayrıca sınıfındaki bütün çocukları kendi öz evladı gibi gören bir sınıf öğretmenimiz var. Kocaman bir teşekkürü de ona borçluyum. Eminim ki benim çocuğum bu okuldan mezun olduğunda hem müdürüyle hem de öğretmeniyle bağını kesmeyecektir.
Şimdi gelelim yazının başlığına. Toplumsal bağları güçlendiren, kültürel mirası nesilden nesile aktaran ve aynı zamanda topluma yön veren sanat, bir toplumun gelişmesinde önemli rol oynar. Sanatsal faaliyetler genelde yapıcı etkisi olur ve topluma yararlı olur.
Toplumda önemli bir yere sahip olan edebiyat, tiyatro ve sinema hem bireysel hem de toplumsal düzeyde güçlü etkiler yaratan, bir anlamda topluma yön veren sanat dallarıdır. Genelde eşitsizlik, ayrımcılık, yolsuzluk, çevre sorunları gibi konuları işleyerek toplumsal bilinç oluşturarak alternatif çözüm yolları sunar. Her evde televizyon var ama kitaplık yok. Bu durumda topluma yön verme işi televizyonlara kalıyor.
Türk dizileri yurt dışına ihraç edilmeye başladığında sektörün başarılı olduğunu düşünenler çok oldu. Eğer bir şey para ediyorsa toplumda başarılıdır algısı oluşturuldu. Bu materyalist bakış açısı, insani ve ahlaki değerleri sadece ekonomik getiri üzerinden değerlendiren bir anlayışı yansıtır. Oysa hayatta en değerli şeyin paranın satın alamayacağı şeyler olduğunu unutmamak gerekir.
Dizi sektörünün ekonomisi milyon dolarlara dayanınca kapitalist sistem devreye girdi. Böylece sanat toplum için değil, para için yapılmaya başlandı. Bu da tehlikenin kapılarını sonuna kadar açtı. Tam da burada sanatın yıkıcı gücü devreye giriyor.
Şimdi buyurun biraz da televizyon programları üzerine konuşalım. Gündüz kuşağı programlarının içeriklerini söylemeye gerek yok. Her türlü rezillik ekranlara taşınıyor. Bu tarz programların Türk aile yapısını hedef aldığını ve dolayısıyla bilerek yapıldığını düşünüyorum. Zira ekran karşısında gördüklerimiz ve duyduklarımız karşısında şaşıp kalıyoruz. Çok affedersiniz ama kepazelik paçadan akıyor ama gelin görün ki kimse bu programlara dur demiyor.
Benzer durum spor programları için de geçerli. Eski futbolcular ve hakemlerden oluşan yorumcular da televizyonlarda kavga ediyorlar. Karşılıklı hakaretler, restleşmeler ve hatta küfür bile ediliyor. Ekrandaki kavgaların yansımalarını taraftarlarda görebiliyoruz. Bir de onları aratmayan siyaset programları var ki sormayın gitsin. En fenası da onlardır. Kadro genelde profesör, siyaset bilimci, gazeteci ve siyasetçilerden oluşur. Biri eline tutuşturulan vileda sopasıyla ekranda bir şeyler anlatır. O programlarda da tansiyonun yükseldiği zamanlar olur. Tartışma alevlendiğinde unvanların hiçbir önemi kalmıyor. Kimse kimseye tahammül edemediği gibi profesörü de siyasetçisi de gazetecisi de bağırır durur. Kim bilir belki de en büyük sorunumuz iletişimdir.
Akşam olunca dizi filmleri devreye giriyor. Her kanalda farklı bir dizi ama hepsinin konu başlıkları birbirine benzer durumda. Her dizinin yazarı, yönetmeni ve senaristi farklı olsa da hepsinde şiddet, kavga, aldatma ve çirkin ilişkiler var. İçinde silah olmayan, mafya olmayan, insan öldürmeyen, çarpık ilişkiler olmayan bir film yok. Üstelik bununla da kalmıyor dilimizi de kötü kullanıyorlar. Unutmayın bir ulus varlığını ancak diliyle sürdürebilir.
Bazen öyle bir şey oluyor ki seyirci farkında olmadan katil karakterine hayranlık duyuyor. Bunların tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Bunun topluma bir iz düşümü olduğu su götürmez bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.
Şimdi hepinize bir sorum olacak. Söyleyin bakalım böyle bir ortamda sağlıklı nesiller yetiştirmek mümkün mü? Genç nesil zamanının çoğunu sosyal medyada bu filmleri izlemekle geçiriyor.
Dost acı söyler. Suçu tamamen televizyon ve filmlere bağlamak doğru değil. Haberiniz olsun, bu işin ucu daha kötü yerlere gidiyor. Okullarımız çocuklarımızın ikinci evleri değil midir? Unutmayın çocukluk insanlığın anavatanıdır ve en iyi şekilde korunmalıdır. Buradan başta idareciler olmak üzere toplumun her kesimine sesleniyorum. Hepimize görevler düşüyor. Bu konuda öğretmen ve okul idarecilerine kulak vermemiz gerekiyor.












