AFRİKA’DA YETİMHANE GERÇEĞİ

Yılmaz Ali

Tanzanya’nın kuzeyindeki Victoria Gölü kıyısında Mwanza adında bir şehir var. Dünyadaki bütün güzellikleri barındıran bu şehir, her tepeye saçılan devasa kayalarla ün salmış. İstanbul için yedi tepe derler, bu şehir yetmiş yedi tepe desem abatmış olmam. Her tepenin eteklerinde ve yamaçlarında irili ufaklı kayalar var. Zirveleri ise insana birbirinden güzel manzaralar sunuyor.

Şehri gezmek için yerel bir rehber ile anlaştım. Emmanuel adındaki genç, şehrin kültürü, sosyoekonomik durumu ve tarihçesi hakkında epey bilgi sahibiydi. Gezinin ilk noktası bir kısmı gölün içinde olan, aynı zamanda şehrin simgesi de olan Bismarck Rock oldu. Gördüğüm ilk manzarabeni benden aldı.

Yüzey bakımından Afrika’nın en büyük, dünyanın ise ikinci büyük gölü olan Victoria, Tanzanya, Uganda ve Kenya sınırları içerisinde yer almaktadır. Bereketli sulardaki zengin balık çeşitliliği bölge ekonomisine ciddi katkı sağlıyor. Sektörde söz sahibi olanDoğu Afrika Balık Pazarı’nı ziyaret ettik. Değişen çağa ve gelişen teknolojiye rağmen bu pazarda asırlardır süregelen geleneksel balık işleme yöntemler kullanılıyor. Göl kıyısında yer alan bu pazar, günün her saati kalabalık oluyor.

Yakalanan balıkların bir kısmı hemen taze olarak satılıyor, geriye kalanlar ise temizlendikten sonra irili ufaklı parçalara bölünerek tuzlanıp kurutulmaya bırakılıyor. Bir bölümü ise tütsülenip muhafaza ediliyor. Afrika’daki bazı pazarlarda fotoğraf ve video çekmenize izin verilmiyor ancak buradaki insanlar sorun çıkarmıyor. Hatta kendileri sizi buyur ediyor, bazen de sizinle fotoğraf çekmek istiyorlar.

Akşama doğru da Dancing Rock denen tepeye gittik. Orası hayatımda gördüğüm en güzel manzaralardan biriydi. Hangi tarafa dönerseniz farklı bir güzellik karşılıyor sizi. Tepelerinden eteğine kadar uzanan bitki örtüsü, şehrin üzerini yemyeşil bir battaniye gibi örtüyor. Etrafımızı saran çocuklar bana ‘muzungu’ deyip gülüşüyorlardı. Meğer beyaz tenlilere verilen isimmiş bu. Gün batımına değin mahallenin çocuklarıyla eğlenip vakit geçirdik. Çocuklarla aramda özel bir bağ olduğunu gören Emmanuel, dönüş yolunda Afrika’nın kanayan yarası olan yetimhanelerden bahsetti.

Meğer bu coğrafyada doğan çocukların büyük bir kısmı evlilik dışı oluyormuş. Dolayısıyla birçok kadın, çocuğa bakacak durumu olmadığı için terk ediyormuş. Bu ülkede devletin, sahipsiz çocukları barındıracak kurumları yokmuş maalesef. Bazı gönüllü aileler kendi imkânlarıyla yetimhaneler kuruyor ve arada kalan bu çocukları alıp büyütüyorlar. Devletin tek sorumluluğu yetimhane kurmak isteyenlere resmi izin vermekmiş. Duyduklarım karşısında tüylerim diken diken oldu.

Çünkü ülkemizde cumhuriyetin temel taşlarından biri çocuklardır. Mustafa Kemal’in öncülüğünde 30 Haziran 1921 günü Çocuk Esirgeme Kurumu, dönemin ismiyle Himaye-i Eftal Cemiyeti kurulmuş ve bir asırdan fazladır hizmet vermeye devam ediyor. Ülkemizdeki koşulları anlattığım Emmanuel, büyük bir hayranlıkla dinledi beni. Buradaki yetimhanelerin koşullarını sorduğumda ise başı öne eğildi genç adamın. “Bunu anlatmak zor, eğer istersen yarın bir yetimhaneyi ziyaret edebiliriz.” dedi.

Öyle bir yere eli boş gitmek olmaz tabii. Hemen kabul ettim ve ertesi gün sabahtan buluştuk. Gıda toptancılarının olduğu muhite gittik. İstediğimiz ürünleri aldıktan sonra rehber,dükkân sahibine durumu izah etti. Sağ olsun o da hem bana teşekkür etti hem de biraz indirim yaptı. Eşyalar araca yüklendiği sırada şiddetli bir yağmur başladı. Gideceğimiz yetimhane şehrin dışında kalan varoş bir mahalledeydi. Kapısına geldiğimizde yağmur olanca hızıyla yağmaya devam ediyordu. Bizim araçta beklediğimizi gören ayağı yalın bir çocuğun bana şemsiye getirdiğini görünce kendimden utandım. Bilek boyunu geçen suya aldırış etmeden arabadan indim.

Üzeri kapalı alana geldiğimde yetimhanedeki çocuklar ve gönüllü çalışanlar plastik sandalyede bizleri bekliyorlardı. Çocuklara selam verdiğimde hepsi bir ağızdan yerel dilde bir şeyler söylediler. Bir çocuk, içeriye koşup kafamı silmem için bana bir mendil getirdi. Kültürümüzde önemli bir yere sahip kenarı çizgili mendili bilmem kaç yıldır görmemişim. Bana cebinde daima düzgün şekilde katlanmış mendil taşıyan babamı hatırlattı.

Çok geçmeden yetimhane sahibi Rosemary Hanım yerel dilde bir konuşma yaptı. Rehberim, onun söylediklerini bana tercüme etti. Bu yetimhaneyi 2006 yılında eşiyle birlikte açtıklarını ve bugüne kadar binlerce çocuğa ev sahipliği ettiklerini gururla söyledi. Buradan çıkan çocukların bir kısmının şu an güzel bir yaşam sürdüğünü ve onların da kendilerine destek olduğunu söyledi. Yetimhanede yaklaşık on kadının gönüllü olarak çalıştığını söyledikten sonra konuşmam için beni davet etti.

Tercüman eşliğinde çocuklara dilimin döndüğünce bir şeyler söyledim. Onlara, her karanlık gecenin aydınlık bir sabahı olduğunu ve umutlarını asla yitirmemeleri gerektiğini hatırlattım. Konuşmamın sonunda çocukların gözlerine bakıp “Siz karşınızda bir muzungu (Beyaz insan) görüyorsunuz ama ben karşımda geleceğim mühendisleri, doktorları ve öğretmenlerini görüyorum.” deyince hepsi ayağa kalkıpbeni alkışladılar. Hayatımda duyduğum en güzel alkışı kalbimin bir köşesine not ettim.

Yerime geçtiğim sırada bir kadının kucağındaki bir yaşlarında bir bebek kollarını bana uzattı. Kucağıma aldığımda kollarını var gücüyle sardı boynuma. Minicik parmakları sımsıkı kavradı boynumu. O an dünyadaki en değerli şeye sahip birinin mutluluğunu yaşadım. Bir süre sonra kadınlar onu almak istedi ama çocuk daha sıkı sarıldı boynuma. Kaç kez öptüm cennet yanaklarında bilmem. Bir süre sonra uyuyakalınca bir görevli, onu yatırmaya götürdü. İyi ki öyle oldu, yoksa nasıl ayrılırdım ondan bilmiyorum.

Yağmur biraz dinince eşyalar yan yana dizilen masalara taşınmaya başlandı. Kalem, defter, meyve suları, gıda ve temizlik maddelerinin yanında biraz da su kondu masaya. Tam müsaade isteyeceğim sırada rehber, çocukların dua edeceğini söyleyince yerimden kalkmadım.

On iki yaşlarında bir çocuk ön tarafa çıktı. O okudu diğer çocuklar da onun sözlerini tekrar ettiler. Dua merasimi bittikten sonra şarkılar söylediler. Eğlencenin ortasında kısa saçlı bir kız çocuğu takıldı gözüme ve yıkıldım resmen. Oysa o fırfırlı pembe elbise içinde ne güzel görünüyordu. Elinde meyve suyu şişesi olan on yaşlarındaki kız çocuğu, oturduğu sandalyeden öne doğru eğilmiş, dirseğini dizine koymuş, çenesini avuçlarına almış vaziyette uzaklara dalmıştı. Gözlerinde hüznün kaç tonu var bilinmez. Kim bilir minik yüreğinde ne fırtınalar kopuyor, omzunda hangi hamalın taşıyamayacağı yük vardı hüzün bakışlı bu yavrucakta. Programın geri kalanından hiçbir şey anlamadım. Ben de o yavrucak gibi dalıp gittim uzaklara. Neyse ki program bittikten sonra iki küçük çocuğun ellerindeki meyve suyu şişeleriyle futbol oynadıklarını görünce hüznüm bir nebze azaldı.

Nüfusu bir milyona yakın olan Mwanza şehrinde bunun gibi onlarca yetimhane olduğunu duyunca kahroldum. Bir ulusu üç ayda analiz etmek imkânsız ama gördüğüm kadarıyla bu coğrafyada aile bağları kuvvetli değil. Yoksa insan kanından, canından olan bir parçayı nasıl olur da bir eşya gibi terk eder. Yaklaşık üç aydır Afrika’dayım ve birçok şehri gezme fırsatım oldu. Bu süre zarfında sokaklarında mutlu aile tablolarına çok nadir rastladım.

Yetimhane sahibiyle konuştum, neredeyse hiçbir çocuğun anne ve babası gelip onları ziyaret etmiyormuş.

Yetimhane kapısındaki tabela aşağıdadır.