Hüseyin ÖZCAN
Eskiden herşey zor yoldan elde edilirdi; emek, çaba sarfetmeden, ter akıtmadan, gerektiğinde göz yaşı dökmeden yani kısaca hak etmeden emeline ulaşamazdın. Oysa bugün her şey fazlasıyla kolay. Bunun neresi yanlış? Diyebilirsiniz. “Kendine iş mi arıyorsun?” veya “seni tutan mı var?” “canın çok sıkılıyorsa git kök kökle” diyenleriniz olacaktır. Kesinlikle öyle bir niyetim yok, kastettiğim şey kendimi eşek yerine koymak falan değil burada daha çok duygusal ilişkilerden bahsediyorum yani ‘’Gidene boş ver, gelene hoş gel’’ tarzı günübirlik ilişkilerden. Buna da itiraz edenler olacaktır; ne var bunda günümüzü gün etmenin neresi yanlış, derseniz sizinle tartışmam, kimsenin yaşam tarzına karışacak değilim fakat şehvetli arzularınızı aşk diye tanımlamanız ve sonrasında yaşadığınız hayal kırıklığından aşkı sorumlu tutmanız ve sadakati olan insanları küçümseyici şekilde eleştirmeniz tiksinti derecesinde rahatsızlık uyandırıyor.
Birini görüyorsunuz, görmek derken kaldırımda görme değil, herşey sosyal medyada olup bitiyor. Sosyal medyada herkes biri birinin takipçisi, yeni insanlar bulup tanışmak fazlasıyla kolay. Öyle eskiden olduğu gibi ‘’Birileri görecek, adım çıkacak’’ gibi bir kaygı endişe de yok; bugün tanış yarın buluş; samimi pozlar ver, orada burada paylaş, olmadı yenisine bak. Ağaçtan ağaca atlayan sincaplar gibi gününü gün et ve sonra öylece havada askıda duran temelsiz ilişkilerinizi sanki büyük bir iş başarmışçasına övünerek anlat. Bu saçmalıklarınızı, bu yozlaşmışlıklarınızı öyle masumlaştırıyorsunuz ki; neredeyse sizi dinleyen kendini günahkar sayıyor. Bunu demişken aklıma şöyle bir fıkra geldi. İki eski arkadaş yıllar sonra karşılaşırlar biri diğerine sorar, ‘’Sahi senin bir kızın vardı, ne oldu?’’ Arkadaşı anlatmaya başlamış: ’Bir şirkette çalışmaya başladı, patronu ondan çok memnun; önce ona bir laptop aldı, sonra da altına bir araba verdi, sürekli birlikte iş gezilerine gidiyorlar, haftalarca eve gelmediği oluyor..’diye, uzun uzun anlattıktan sonra o da diğerinin kızını sormuş. Arkadaşı ona şöyle cevap vemiş: ‘’Bizim kız da Oro..pu oldu fakat ben senin kadar güzel anlatamayacağım…’’
Toplum inanılmaz derece yozlaştı, bizler de genç olduk, ufak tefek hatalarımız illa ki olmuştur. Fakat böylesine arsız ve umursamaz olmadık. Hiç unutmuyorum; lisede okurken bir arkadaşım vardı, bir kıza deli divane aşıktı. Kız, Antbirlik tarafında bir yerde oturuyordu. Kışın o soğuk gecelerinde bizi oraya kadar yürütürdü. Geriden, kızın evinde bir ışık yandığını görünce sevincinden havalara uçardı, sonra döner gelirdik. O kadar yolu yanıp sönen bir ampulü görmek için yürürdük. Bu arada kızla çıkmışlıkları, konuşmuşlukları falan yok, kızın hiçbir şeyden haberi yok. Bu gidip gelmelerden yorulmuştum. Bir defasında kendisine kıza açılmasını söyleyip, kendisine teklif mektubunu yazmayı bile teklif ettim, fakat katiyen kabul etmiyordu. Bu arada lise yıllarında arkadaşların teklif mektuplarını ben yazardım, edebiyatım çok iyiydi. Daha o yaşlarda hafızamda ezberlediğim yüzlerce şiir vardı; Necip Fazıl’ın “Çile” kitabını ezbere bilirdim, evden şiir okuyarak çıkar, şiir okuyarak eve geri dönerdim. Şiir demişken yine bir arkadaşım vardı, temiz saf bir çocuktu. O da kendince bir kızı sevmişti ve benden mektup yazmamı istedi. Kızla ilgili malumatları öğrendikten sonra buna göre bir mektup hazırladım fakat sonradan aklıma bir muziplik geldi. Kız Sırt köy’lüydü ben de o sıralar Yavuz Bülent Bakiler’in ‘’Gözlerin İstanbul Oluyor Birden’’ şiirini okumuştum. Şiirdeki ‘’İstanbul oluyor birden’’ kısımlarını değiştirip, ‘’Sırt köyü oluyor birden’’ şeklinde yazdım. Arkadaşım kızın kendisini reddemiyeceğinden emin bir şekilde kıza mektubu gönderdi. Sonra öğrendim ki kız mektubu okuyup bitirince, ’Bu deli saçması da ne böyle’’ ‘deyip reddetmiş. Neden böyle bir şey yaptığımı bilmiyorum ama hala hatırlayınca gülerim. Mektubun sonuna o şiiri eklememiş olsaydım kız yine de teklifi reddeder miydi? bunu hiçbir zaman bilemeyiz. Neyse biz asıl konumuza dönelim, biz yine her akşam kızın mahallesine gitmeye devam ediyoruz, hele bir defasında hava o kadar soğuk esiyordu ki,; kemiklerime işlemişti. Fakat bizim arkadaş umursamıyordu. Çünkü yüz metre ötedeki yanan ampul onun içini ısıtmaya yetiyordu. O küçücük ampul, havanın bütün ayazını, soğuğunu bir anda kırıyordu. Başlangıçta kıza niye teklif etmediğini anlamamıştım fakat sonradan anladım ki, ‘Hayır’la yüzleşebilecek cesareti yoktu. Eğer kız olumsuz cevap verirse onu kaldıracak gücü kendisinde görmüyordu. Onu mutlu eden kızın sevebilme ihtimali idi. Evet, kız bugün onunla değilse de başkasıyla da değildi. Bu düşünce onun umudunu canlı tutması için yeterliydi. Sonunda ne oldu derseniz, hiçbir şey olmadı. O arkadaşım şimdi başka birisiyle evli, kızı ise liseden sonra hiç görmedim; fakat iyi bir kız olduğunu söyleyebilirim. Aslında sadece o kız değil, bizim zamanımızda bütün kızlar hanımefendi idi. Tek tip kıyafet vardı. Saçma sapan giyinen, orasını burasını açan tipler yoktu. Yine bir arkadaşım vardı, o kadar saf biriydi ki; bir kız ondan silgi istese kıza hemen aşık olurdu. Ne zamana kadar, başka bir kız ondan silgi isteyene kadar. Böyle çocukça saf duygulardı işte.
Yıllar önce bir hanımefendi üniversite yıllarında parasızlık çekerken bunu belli etmemek için ‘’Öyleymiş gibi yapardım’’demişti. Eksik bir şey yokmuş, her şey yolundaymış, yani bir eli yağda bir eli baldaymış gibi yaparmış. Sonra da şunu söylemişti: ‘’Bu durum beni gerçekten çok yormuştu’’ O hanımefendi artık öyleymiş gibi yapmıyor fakat toplum öyleymiş gibi yaşamaya devam ediyor. İnsanlar mutlu görünmeye çabalamaktan, mutluluğun ne olduğunu unuttu. İspata çalışırken gerçeği kaybetti ve gülümserken neşeyi gölgeledi ve de ahlak dersi verirken, ar damarını çatlattı.
GÜNÜN SÖZÜ: Güneş doğmadan biten hikayelerin masumiyeti yok, sadece tutkusu var.












